Bölüm 15
“Omnis praemium umbra, poena exspectat.”
“Her ödülün gölgesinde, bir ceza bekler.”
Prometheus ve Lucifer/Şeytan…
Aynı kaderi paylaşmış iki varlık…
İkisi de insanlığa bir şeyler vermek istemiş ve sonsuz bir ceza ile karşı karşıya kalmışlardır. Birisi var olan bütün kötülüklerin kaynağı ve sembolü, diğeri ise sonsuz kötülüğün kalbine hapsolmuştur…
Ama neden tanrılar, insanlara katma değer katan varlıklara düşman olurlar?
Neden nefret eder, onları cezalandırırlar?
Prometheus, insanlara ateşi verdi; medeniyetin ilk kıvılcımını…
Ve Lucifer, özgür iradeyi ve seçme şansını…
Cennet bile olsa, hangi insan, 10 yaşındaki bir çocuğun zekasında bir hayat yaşamak ister?
Ya da hangi sağlıklı akıl, “Bu ağaçtan uzak duracaksın, meyvesini yemeyeceksin!” denildiğinde, merak etmeden o ağaçtan uzak durabilir?
Hangi yasak, normal bir insanın merakını uyandırmaz ve
“Neden?”
diye sormasına engel olabilir?
Tabii ki hiçbir normal zeka, “Neden?” diye sorgulamadan geçemez.
İnsan mutlaka sorar ve büyük ihtimalle o ağaca gider, meyvesini yer…
Peki, Yuhanna yaptığı eylemin sonucunu bilmiyor muydu?
Elbette biliyordu, ama yine de kabul etti…
Prometheus ve Lucifer de aynı şekilde bildikleri halde hareket ettiler.
Ama asıl sorulması gereken soru nedir, genç Nuraz?
Zamanın sahibi olan, her şeyi gören ve bilen o yaratıcı, bütün bunları görmedi mi?
Her şeyin farkında değil miydi, sonuçlarını bilmiyor muydu?
Peki, belki de tüm olanlar, insanlığa bir ders, bir öğreti olamaz mı?
Kötülüğü öğretmek için yaratıcı, en güvendiği meleği — kendisine sonsuz sevgiyle bağlı olan, asla sırtından hançerlemeyecek olan meleği — kullanmış olamaz mı?
Peki, asıl kötü olan şeytan, bir insanın içindeki şeytan olabilir mi?
Kendi çıkarları için her şeyi yapabilecek, iktidar ve hükmetme arzusuyla yanıp tutuşan insan…
Kendi içindeki karanlık yanını bir figüre dönüştürüp ona bir kişilik, bir rol verip zamanla ona dönüşebilir mi?
Tıpkı bir şizofren gibi kurguladığı, aslında var olmayan bir kişiliğe bürünüp onu yaşamaya başlamış olamaz mı?..
Zamanın, insanlık tarihinin bize öğrettiği yegâne şey:
Mevzu bahis insan ise her şey mümkündür…
“Yaşadığımız dünya milyonlarca yıl önce yaratıldı; yazılı tarihin başlangıcından bugüne kadar, sadece ve sadece insanlık için yaşamış kaç isim sayabilirsin, bir düşün bakalım küçük Nuraz…”
Genç adam, son cümleyi okuduktan sonra defteri sehpanın üzerine bıraktı.
Koltuğundan düşünceli bir şekilde kalktı.
Elindeki boş kahve kupasıyla, dalgın bir şekilde önce devasa pencereye, ardından salonun derin köşesindeki ses sisteminin olduğu alana doğru adım attı.
Kafasında, dedesinin sorduğu soru dönüp duruyordu:
Gerçekten kaç kişi, hiçbir çıkar beklemeden, yalnızca insanlık için hareket etmiş olabilir ki?
Ve ardından, birbiri ardına, aklından geçen isimler beliriverdi:
Mahatma Gandhi… Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi için kendisini feda etmişti; şiddet kullanmadan, kişisel çıkarlar gütmeden, halkını özgürlüğe ve eşitliğe taşımak için. Ancak bu sadece Hindistan’ı değil, tüm insanlığı etkileyecek bir miras bırakmıştı. O, halkını birleştiren değil, tüm dünya için örnek teşkil eden bir liderdi.
Florence Nightingale… Yalnızca hasta ve yaralıların tedavi edilmesinden çok daha fazlasıydı; o, sağlık hizmetlerini bir sistem haline getirmişti. Modern hemşireliğin kurucusu olarak, kendi zamanının ötesinde bir dünyayı iyileştirmeyi hedeflemişti. İnsan hayatını kurtarmak için gösterdiği fedakârlık, sağlık alanındaki devrimlere ilham olmuştu.
Ve sonra, Mustafa Kemal Atatürk… Birçok fırsat vardı elinde; Türk padişahı olma şansı, saltanata dönme yolu açıktı. Ancak o, tüm kişisel çıkarları bir kenara bırakıp, geleceği şekillendiren bir ilke kurmak için, milletini çağdaş bir uygarlığa taşımayı seçti. Onun bu kararı, tarihin derinliklerinden gelen kadim bir bilgeliğin yankısıydı.
Genç adam kahvesini doldururken aklından geçen birkaç isim daha vardı; fakat bu, garip bir şekilde komikti. Dünya, yaklaşık 5 milyar yaşındayken, sadece 10-15 ismin dışında, insanlık için özveriyle hareket eden isimler sayılamıyordu. Ne kadar büyük, ne kadar derin bir zamanın içinde, insanlık adına sadece birkaç adım atılabilmişti.
Peki ya diğerleri?
Gerçekten kimdi o, insanlık adına kendini feda eden, hiçbir çıkarı olmayan kahramanlar?
Gerçekten, her birimizin içinde, zamanın dokusuna dokunan bir iz bırakan sadece birkaç ruh muydu?
Ya da birinin kahramanı, kurtarıcısı; diğerinin teröristi, zalimi miydi?
Sonuçta gerçeklik, bir algı meselesidir; bilgi birikimine göre oluşmuş bir kurgudur. Bu nedenle insandan insana bakış açısına göre değişiklik gösterebilir.
Soru, bir sır gibi genç adamın zihninde kaybolmuştu; bir gölge gibi, bir cevap peşinde…
Bu arada salonda “The Ballad of Joe Hill” duyulmaya başlandı. Paul Robeson ilk söylemişti bu şarkıyı ama genç adam, Bruce Springsteen sesinden daha çok seviyordu.
” I dreamed I saw Joe Hill last night,
Alive as you or me
Says I, “But Joe, you’re ten years dead,”
“I never died,” says he.
“I never died,” says he.
“In Salt Lake, Joe,” says I to him,
Him standing by my bed,
“They framed you on a murder charge,”
Says Joe, “But I ain’t dead,”
Says Joe, “But I ain’t dead.”
“The copper bosses killed you, Joe,
They shot you, Joe,” says I.
“Takes more than guns to kill a man,”
Says Joe, “I didn’t die,”
Says Joe, “I didn’t die.”
And standing there as big as life
And smiling with his eyes
Says Joe, “What they forgot to kill
Went on to organize,
Went on to organize.”
“Joe Hill ain’t dead,” he says to me,
“Joe Hill ain’t never died.
Where working men are out on strike
Joe Hill is at their side,
Joe Hill is at their side.”
From San Diego up to Maine,
In every mine and mill –
Where working men defend their rights
It’s there you’ll find Joe Hill.
It’s there you’ll find Joe Hill.
I dreamed I saw Joe Hill last night,
Alive as you or me
Says I, “But Joe, you’re ten years dead”,
“I never died,” says he.
“I never died,” says he. ”
________________________________________
‘’ Gece Joe Hill’i rüyamda gördüm,
Benim gibi canlı, senin gibi.
Dedim ki, “Ama Joe, sen on yıl önce öldün,”
“Hiç ölmedim,” dedi o.
“Hiç ölmedim,” dedi o.
“Salt Lake’te, Joe,” dedim ona,
O da yatağımın kenarında duruyor.
“Suçunu cinayetle yüklediler,”
Dedi Joe, “Ama ben ölmedim,”
Dedi Joe, “Ama ben ölmedim.”
“Polis amirleri seni öldürdü, Joe,
Seni vurdular, Joe,” dedim.
“Bir adamı öldürmek için sadece silahlar yetmez,”
Dedi Joe, “Ben ölmedim,”
Dedi Joe, “Ben ölmedim.”
Ve orada, hayat kadar büyük ve
Gözlerinde gülümseme ile duruyordu.
Dedi Joe, “Beni öldürmeyi unuttular,
Gittiler ve örgütlemeye devam ettiler,
Gittiler ve örgütlemeye devam ettiler.”
“Joe Hill ölü değil,” dedi bana,
“Joe Hill asla ölmedi.
Nerede işçiler greve gitse,
Joe Hill onların yanında,
Joe Hill onların yanında.”
San Diego’dan Maine’e kadar,
Her madende ve fabrikada –
Nerede işçiler haklarını savunsa,
İşte orada Joe Hill’i bulursun,
İşte orada Joe Hill’i bulursun.
Gece Joe Hill’i rüyamda gördüm,
Benim gibi canlı, senin gibi.
Dedim ki, “Ama Joe, sen on yıl önce öldün,”
“Hiç ölmedim,” dedi o.
“Hiç ölmedim,” dedi o. ‘’
________________________________________
Doğruydu… Tamamen suçsuz bir insan, sadece şeytanlaşmış insanların çıkarlarına ters düştüğü ve hiçbir çıkar beklemeden mücadelede yer aldığı için katledilmişti…
Ve son sözü:
“Don’t mourn, organize!”
“Ağlama, örgütlen!”
Kahvesini doldurup koltuğuna geçti, kaldığı yerden okumaya devam etti:
Bazı insanlar vardır ki, öldürülemezler. Belki bedenleri ölür, ama fikirleri asla yok edilemez. Verilen mücadele, zamanla silinse de, tarih sahnesinden, insanlık tarihinin derinliklerinden, bilincimizden asla kaybolmaz.
Yeter ki karanlığın karşısında duracak kadar gücünüz olsun; kendinizi köleleştirmeyin, özgür iradenizi, aklınızı asla bir başkasına teslim etmeyin. Çünkü teslim edilen bir akıl, yaratılışın özüne, varoluşun amacına tamamen zıt bir hareket olur.
İşte bu yüzden üniversiteler yalnızca bilgi veren yerler değil, insanın kendini bulduğu, bilinçlendiği, geliştiği kutsal mekânlardır. Onlar, özgür düşüncenin ve ruhun beslenip büyüdüğü, bağımsızlıkla şekillenen tapınaklar olmalıdır.
Bir toplumun gerçek anlamda özgürleşmesi için, bu kurumlar devlet otoritesinden arındırılmalı, yalnızca insanın en yüksek potansiyeline ulaşması için var olmalıdır. Mantıklı bir devlet, buna en derin saygıyı göstermeli, bu özgürlüğün önünü açmalıdır.