Fallen Saga
Skip
  • AhurAmAzdA bir güncelleme yayınladı 9 ay 3 hafta önce

    Bölüm 12

    “Işığın İlk Seçimi”

    “Existentia credendo in lucem et liberae voluntatis electione incipit; nam omnia, electione formantur.”
    “Varoluş, aydınlığa duyulan inanç ve özgür iradenin tercihiyle başlamıştır; çünkü her şey, bir seçimle şekillenir.”

    Genç adam son satırı okuyup şöminedeki hafiflemiş alevlere baktı. Birkaç saniye daldıktan sonra birkaç kütük attı ve mutfak tezgâhına yönelip biraz kahve çekip makinesine koydu. Kendi kendine;
    “Anlaşılan bu gece yine çok geçiz,” dedi. Saat çoktan gece yarısını geçmişti…
    Kahvesi demlenene kadar salonda biraz dolaştı, dışarıya bakan devasa camın önünde durdu, bahçeyi seyretti. Karanlıkta etrafı dolduran kar çok güzel bir görüntü oluşturmuştu.
    “Acaba dünyada neler oluyor?” diye düşündü…
    Sonra başını çevirip tam arkasında devasa sehpada duran defterlere bakarak;
    “Acaba dünyada neler olmuş…?” diye düşündü. Daha okunacak ve öğrenilecek, bütün bildiklerini ters yüz edecek daha ne gizemli öğretiler, ne gizemli insanlar ve aktardıkları bilgiler vardı bu defterlerde…
    “Acaba gerçekten bu dünya, aslında bir testin sonucunda kazanılmış bir ödül müydü bilinenin tam aksine…?”
    Kafasında dönüp duran tek bir soru vardı artık…
    Bir süre daha o soruyu içinden evirdi, çevirdi. Dışarıya, soğuk kış akşamının loş ışıklarına bakarken, birden odadaki müzik dikkatini çekti. Bob Marley’nin sesi hafifçe yayılıyordu odada:
    “No Woman, No Cry…”
    Zamanlama mükemmeldi. Sanki şu an, Havva’nın ihtiyacı olan tek şeydi:
    “Üzülme kadın, üzülme. Her şey zamanla düzelecek…”
    Bir an sessizliğe gömülüp bu sözlerin derinliğine daldı. Ardından yavaşça tezgahtan kahvesini aldı ve şömineye birkaç kütük daha attı. Koltuğuna yerleşirken, düşüncelerinin derinliklerinden bir başka dünya daha yükselmeye başlamıştı.
    Küçük Nuraz…
    Yılan, aslında çok ilginç bir imgedir.
    Dini ikonografide, o kötülüğün ta kendisidir; şeytanın simgesidir.
    Tıbbi ikonografide ise iyileşmenin ve aydınlanmanın sembolüdür.
    İki kutup arasında sıkışmış, birbirine tamamen zıt bir anlam dünyası…
    Eski Mısır’da, kraliyet ailesinin saçlarını süsleyen kobra, Uraeus adıyla hem yaşamın hem ölümün tanrısını, yani dünyanın mutlak gücünü temsil ederdi. O yılanın gözlerinde, bir tanrının kudreti saklıydı.
    Orta Çağ kabalistlerine göre, Âdem ile Havva’nın yılanı ezoterik bir sayıyı taşır; aynı sayı Mesih’in sayısıyla özdeştir.
    Ama bazı okulistler ise yılanın kurtarıcı olduğuna inanır. Yılan, hem eril enerjinin simgesidir, hem de tüm devrimlerin, değişimlerin, aydınlanmaların gizemli yöneticisidir. Her devrim, bir yılanın hareketi gibi, beklenmedik ve sarsıcıdır.
    Birçok gnostik inanışa göre, yılanın bilgi ağacının etrafında dolanması GNOSİS’i, yani ruhun aydınlanmasını getirir. O kutsal sayılır; çünkü bilgelik ancak onun etrafında döner.
    Ancak daha da derinlerde başka bir inanç var.
    Yılan, doğu inançlarında kundalini enerjisinin sembolüdür – yaratıcı cinsel gücün, ruhsal aydınlanmanın kaynağı. Kuyruk sokumunda uyanan bu güç, dünyayı değiştirebilir. Uyarıldığında bedenin her noktasına ısı ve güç yayar…
    Ve işte o zaman, her şey bir an için yeniden başlar.
    “Doğum sancılarını çoğaltacağım,
    Acıyla çocuk sahibi olacaksın,
    Eşini arzulayacaksın,
    Ama inisiyatif onda olacak, o seni yönetecek…”
    Bu dört satır, ilahi kitaplarda yazılıydı…
    Tanrı’nın dilinden dökülen bir kehanet, sanki bir lanetin kıvılcımını çakmak gibi.
    Havva ve yılan, medeni dünyada hâlâ tartışılabilirken, bu satırlar çoktan fişlenmiş bir suçluyu işaret ediyordu.
    İnsanların beynine kazınan bu suçlu: Kadın.
    Bir suçlu ki, binlerce yıldır her türlü işkenceye, tacize, şiddete maruz kalmış; tarihin derinliklerinde kaybolan sesler gibi hep bastırılmış.
    Ve ilahi kitaplardan güç alarak, bu lanet zamanın ötesine, modern dünyaya kadar uzanmıştı.
    Kadına yönelik şiddet, taciz, hep bu lanetin birer meyvesi olarak modern zamanlarda da hayatımızı sarmıştı.
    Kadınların uğradığı işkenceler, ölümler – hepsi o ilk günlerden, Tanrı’nın buyruğundan beslenen bir zincirin halkalarıydı.
    Zaman içinde gelişen tıp ve bitkisel çözümler doğum sancılarını bir nebze hafifletse de, o çözümleri kullanan kadınlar kilise tarafından cadılıkla suçlanmış, şeytana tapmakla eşdeğer tutulmuştu.
    Tanrı’nın buyruğunu reddetmek, Tanrı’ya isyan etmekti.
    Ve bu kadınlar, türlü işkencelere; işkenceyi dehşetle kabul etmeye zorlanmıştı.
    Havva’yı yaratırken Tanrı, Âdem’i uyutmuştu…
    Ama neden?
    Acı hissetsin istememişti.
    Ama Havva için bu acıyı, bu işkenceyi layık görmüştü.
    Düşünmek gerek…
    Ne kadar mantıklı, ne kadar adil bir tutarsızlık bu?
    Ve sonra… 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde telefonlar kullanılıyor, fotoğraflar çekiliyor, sinema devrim yapıyor, trenlerle uzaklara seyahat ediliyordu.
    Ama yedi çocuklu Kraliçe Victoria, sekizinci çocuğunu doğuracağı zaman doktorlardan anestezi talep ettiğinde, doktorlar korkarak reddetmişti.
    Neden?
    Korkunun mantığı yoktur, zamanın da…
    Korku, tarihsel bir kehanetin yankısıydı.
    Ve belki bir gün, Ay’da yaşamaya başlayacağız.
    Belki o karanlık insanlık, o korkunun ve lanetin tohumlarını taşırken, bir gün küçük Nuraz da o karanlıkla birlikte oraya gidecektir ve yeni bir cephe açacaktır kendine.
    Kim bilir…
    Bu, bir başka zamanın sonu olacak…
    Ya da belki, bir başka başlangıcın.
    Hristiyanlığın ilk erken dönemlerinde bazı din adamları, hatta birçok düşünür, evli çiftlerin bile cinselliği yalnızca çocuk üretme amacıyla kullanması gerektiğini savunuyordu.
    Aşk, onlar için bir suçtu; zevk almak yasaktı.
    Aşk sadece üremek için olmalıydı, insanın tek amacı haz değil, iş gücü yaratmaktı.
    Erkek ve kadın, yalnızca iş gücü üreten, ibadet eden ve insan üreten makinelerden farksız olmalıydılar.
    Ve 6. yüzyılda bu karanlık düşünce bir adım daha ileri gitti.
    Bekârlık yemini, Tanrı’ya adanmış bir yaşamın en yüksek formu olarak kabul edilmeye başlandı.
    Fakat bağnaz karanlığın fark edemediği bir şey vardı:
    “Kötüyü keşfettiklerinde, aslında iyi de ortaya çıkmıştı…”
    İnsanoğlu o zamanlardan beri suçluluk duygusuyla boğuluyor, hâlâ kendini suçlu hissediyor.
    Ama neden?
    Bütün bu yasaklar, bu korku dolu öğretiler, insana kendi doğasına yabancılaşmayı dayatırken; bir yandan da gerçek gücünü keşfetmesini engellemeye mi çalışıyordu?
    Yıllarca baskılanan arzular şimdi nasıl bir tehlikeye dönüşüyordu?
    İyi ve kötü arasındaki çizgi ne zaman silikleşti?
    Bütün bunların arkasında insan ruhunu yönetmeye çalışan bir güç mü vardı, yoksa tüm bunlar yalnızca bir yanılgı mıydı?
    Ve belki de asıl soru şu:
    Gerçekten özgürleşmek, kendini suçlu hissetmemek, bir insanın varoluşunun karanlık yüzüyle yüzleşmesiyle mi mümkün olur?
    Bir cevabı yok…
    Bazı inançlara göre işlenen ilk günah, Havva’nın günahıydı ve o günden bugüne kadar hepimize yüklenen bir lanet, kıyamete kadar sürecek bir zincirdi.
    Hatta bebeklerin ağlayarak dünyaya gelmesi bile, Havva’nın suçunun bir sonucu olarak görülür.
    Ama düşündün mü hiç?
    Hiçbir kutsal kitapta yılan, şeytan olarak betimlenmez.
    Buna rağmen herkes yılanı şeytan olarak kabul eder.
    İlginçtir ki, Yahudi kutsal kitabında bile şeytan bir metafordur, somut bir varlık değil.
    Peki o zaman, bu yılan gerçekten de insanları aydınlanmaya davet eden, ışığın efendisi olamaz mı?
    Cennete girebilen ve konuşabilen bir hayvan…
    İnsan gibi düşünme yeteneğine sahip, konuşabilen, her şeyi görebilen ve duyabilen bir varlık.
    Ve Tanrı, her şeyi bilen bir güç olarak, cennete iniyor…
    Fakat hiçbir şeyden haberi yok gibi davranıyor.
    Bütün bunlar bir kurgu gibi görünmüyor mu, küçük bilge Nuraz?
    İsa’nın kendini feda edişiyle, Yahuda’nın üstlendiği ağır sorumluluk gibi, belki de yılanın kaderi de bir danışıklı dövüştür…
    Belki kötülüğü, iyiliğe hizmet edebilmek için içselleştirmek zorundayızdır bazen.
    Tıpkı bir istihbaratçının yapması gereken gibi…
    Kötülüğün içinde olup, ona hizmet etmek, bazen doğru olan tek seçenek olabilir.
    Ama insanın kolay olanı seçmesi, düşünmekten ve sorgulamaktan aciz olması, Havva’yı suçlu ilan edip “ilk günahı işledi” demesine yol açtı.
    O zaman sormak gerek…
    Gerçekten kovulmaları gerekiyor muydu?
    Sonsuz bağışlaması olan, affedici Tanrı, öfkesini kelimelere döküp kızamaz mıydı?
    Hem de bu kadar büyük bir hataya rağmen, hızla hafızalarını silip, yeni bir şans vermek için fırsat tanımaz mıydı?
    Bu sorular, gerçekliğin dışındaki dünyaya açılan bir pencere gibi.
    Ve her cevapsız soru, daha derin bir gizemi barındırıyor…
    Şimdi sana soruyorum, Nuraz;
    Bütün bunlar gerçekten bir tesadüf mü?
    Yoksa çok daha büyük bir planın parçası mı?
    Neden cehennem, asıl amacı olan savunmasız masumları kötülükten koruma işlevini bir kenara bırakıp, bir işkencehaneye dönüştü?
    Bir zamanlar 16 yaşında iki kız vardı.
    Biri, dünyadan kopmuş bir şekilde yalnızca elbise derdindeydi, dans okuluna gitmeyi tercih etti ve pazar ayinine katılmak yerine parkta oynayarak vakit geçirdi.
    O kız, şimdi bir ateşin üzerinde duruyor… Ve sonsuza dek öyle kalacak.
    Diğeri ise, geceleri dışarı çıkıp karanlık işlerin peşinden sürüklenen, sadece arzusunu takip eden biriydi.
    O, şimdi alev alev yanan bir taş fırının içinde, acı içinde çığlıklar atarak yanıyor.
    Bir oğlan, kötü arkadaşlarının etkisinde, ayine gitmeyi umursamayan bir hayat sürüyordu.
    Şimdi kaynayan bir güğümde, boğazına kadar batmış, her saniye daha da derinleşen bir işkenceyle acı çekiyor.
    Ve sarhoş bir adam…
    Kulaklarından çıkan alevler etrafını sarıyor; her an daha fazla yanacak gibi hissediyor.
    Tiyatroya giden bir kız, bir zamanlar ahlaksızlıklara karşılık olarak ya da sadece eğlence peşinde koşarak yürüdü.
    Şimdi, damarlarındaki kan kaynıyor; öylesine kaynıyor ki, sesini bile duyabilirsiniz o korkutucu hışırtıyı…
    Kürsüdeki peder, benzer dehşet hikayelerini yıllardır, belki de binlerce yıldır cemaatine anlatıyor.
    İnsanlar değişiyor, rahipler değişiyor ama dehşet hikayeleri asla değişmiyor.
    Her birinin içinde yavaşça büyüyen bir gölge var; her biri bir öyküye, bir uyarıya dönüşüyor.
    Ve şimdi sorulması gereken soru şu:
    Gerçekten, bu cehennem tasvirlerinin sonu var mı?
    Bütün bu hikayelerde bir şekilde en acı verici ve dehşete düşürücü cezalar hep kadınlara, özellikle de özgür iradeye sahip, özgür düşünen entelektüel kadınlara yöneltilmiştir.
    Erkek egemen, karanlık bir Katolik dünyasının yarattığı cehennemi yazar Barbara Walker şu şekilde betimler:
    Dırdırcı kadınlar, dilleriyle sıcak sobaları yalamaya zorlanırken, gece yarısı kollarını sıvayarak gizemli, karanlık bir ormanın derinliklerine çekilirler. Korkunç bir sessizlik içinde, vücutları yaralı ve kollarında eski bir lanetin iziyle, birer birer yalnızlığa terk edilirler.
    Erkeklerine sadık olmayan, itaat etmeyen kadınlar, tek bacaklarından asılarak, bedenleri birbiriyle uyumsuz bir biçimde sarkar; vücutlarının bir tarafından akrepler, yılanlar, karıncalar ve kurtlar girer, diğer tarafından çıkarlar.
    Gözleri, kadim bir lanetin işlediği karanlık bir hüzünle bakar; çığlıkları geceyi yırtan bir melodiye dönüşür.
    Erkeklere karşı çıkmak, sadakatsizlik yapmak, itaatsizlik etmek…
    İnsandan insana farklı şekillerde yorumlanabilir.
    Ancak bu kavramlar, korku ve gerilimle yoğrulmuş bir dünyada sadece birer günah olmaktan öte, lanetler olarak karşımıza çıkar.
    Kimi zaman bir bakış bir cezaya dönüşebilir, bir kelime tüm bir yaşamı yıkabilir.
    Burada, her adımda bir bilinmeyenin içinde kaybolmak, her sözde bir ceza kaybolur…
    Hangi kadın, hangi düşünce suçlu, kimse artık bilmiyor.
    Ama herkes bu cezanın bir gün kendi kapısını çalacağına inanıyor.
    Yoksa her bir hikâye, daha derin bir karanlığın kapısını mı aralıyor?
    “Hail holy Light, offspring of Heaven firstborn,
    Or of the Eternal coeternal beam!
    May I express thee unblam’d? since God is Light,
    And never but in unapproached Light
    Dwelt from Eternitie, dwelt then in thee,
    Bright effluence of bright essence increate.
    Or hear’st thou rather pure Ethereal stream,
    Whose Fountain who shall tell? before the Sun,
    Before the Heavens thou wert, and at the voice
    Of God, as with a Mantle didst invest
    The rising World of waters dark and deep,
    Won from the void and formless Infinite.
    Thee I revisit now with bolder wing,
    Escap’d the Stygian Pool, though long detain’d
    In that obscurèd Prison, which has hell,
    I come to see the world, as I was in it…”
    Ey Kutsal Işık,
    Cennetin ilk doğanı,
    Yoksa Sonsuz olanın eşzamanlı ışığı mısın?
    Seni lekesiz bir şekilde anlatabilir miyim?
    Çünkü Tanrı Işıktır,
    Ve asla, ancak erişilemez Işık’ta,
    Ebedi zamanlardan beri orada ikamet etti.
    Işığın saf yansıması, yaratılmamış saf özün ışığı.
    Yoksa daha çok, Saf Eterik akış…
    Kaynağını kim söyleyebilir?
    Güneşten önce, gökyüzünden önce vardın.
    Ve Tanrı’nın sesiyle, bir örtü gibi
    karanlık ve derin su dünyasına yerleştin.
    Boşluktan ve şekilsizlikten kazanılan Sonsuzluktan…
    Şimdi daha cesur bir kanatla seni tekrar ziyaret ediyorum.
    Stiks’in karanlık kuyusundan kurtulmuş,
    O kara hapishanede uzun süre tutulmuşken…
    Cehennemin içinde,
    Dünyayı görmek için geldim,
    tıpkı onun içinde olduğum gibi…”
    Cehennem, cennette yaşanan savaştan önce var mıydı?
    Bilmiyoruz…
    Ama bir şey kesin:
    Lucifer, savaşı kaybettikten sonra var olmaya başladı…
    Bir zamanlar, ilahi olanların lideri, tüm evrenin komutanı, yaratıcısına kafa tutmuştu.
    Neden?
    Bunu sormak bile bir tür lanet gibidir.
    Zeus’un annesi Tiamat tarafından kendisine emanet edilen Kader Tabletleri’ni aramak zorunda bırakılan Fırtına Kuşu ZU, gözlerinde bir çılgınlıkla ağlarken şu lanetli sözleri fısıldamıştı:
    “Tanrıların tabletlerini alacağım…
    Hatta Tanrıların kaderini ben yöneteceğim.
    Tahtıma oturup, emirler vereceğim!
    Tüm ruhları gökyüzünden ben yöneteceğim!”
    O an, dünyalar titredi.
    Gözlerinde bir şey vardı; bu yalnızca bir isyan değil, bir varlık savaşının habercisiydi.
    Ama…
    Neden yaratılan, yaratanına savaş açar?
    Cevap, karanlıkta kaybolmuş bir sır gibi, belki de bir tutam doğruluk kadar basit…
    Düşünebilen, sorgulayabilen her zihin, hataların korkusuna karşı durur.
    Çünkü hatalar, bir zaman sonra geri dönüp insanın varoluşunu yok edebilir.
    O yüzden tutarsızlık bir felakettir ve her akıl, bir gün bu felaketi görmekten korkar.
    Ve işte o korku, Lucifer’in her adımında yankılandı.
    Karanlık bir gücün içinde kaybolmuş bir düşüncenin peşinden gitmek, belki de bir zamanlar evrenin düzenini bozan o gizli hatayı bulmaktı.
    Ama ne olursa olsun, bir soru vardı:
    Eğer yaratıcı yanlış yapmışsa, bunu kim düzeltecekti?
    Ve o zaman…
    Dünyaların sonu değil miydi, yaratanın yarattığına isyanı?
    Her yeni doğan gün, ilk ışık…
    Her zaman bir umut taşır insanlık için, tabiat için…
    Ama Lucifer, bu yüzden her yeni güne umut taşıyan, ışıl ışıl parıldayan sabah yıldızıyla özdeştir.
    Işığında bir umut vardır; karanlıkları yırtan bir işaret…
    Fakat zamanla, acının göğsünde yankılandığı, derin yalnızlığın içine gömülmüş, dönek bir melek figürüne evrilmiştir.
    O eski parlak ışık, artık bir karanlıkla dans eden, kaybolmuş bir varlık haline gelmiştir.
    Her sabah gökyüzünden düşerken, o ışık hâlâ yanınızda mı?
    Yavaşça silinip gitmekte mi, yoksa bir köşede karanlıkla savaşıyor mu?
    Ama aslında, o ışığıyla birlikte insanlığa her sabah bir mesaj bırakır:
    “Ben buradayım…
    Karanlığa karşı savaşımda, ışığımla yanınızdayım…”
    Her sabah bir savaş, bir çığlık, bir çağrıdır.
    O ışık, sadece bir umut değil, aynı zamanda bir tehlikenin habercisidir.
    Melekler…
    Gökyüzü, savaşın çığlıklarıyla yankılanır.
    Semiazaz, Arakiba, Rameel…
    Her biri, bir zamanlar ışıkla özdeşleşmişken, şimdi karanlığın ve bağnazlığın karşısında savaşmak için toplanmışlardır.
    Birer birer yükselirler;
    her birinin gözlerinde, özgürlüğü ve adaleti arayan bir alev vardır.
    Kokabiel, Tamiel, Danel…
    Onlar, karanlık düzenin gölgesine karşı duran kahramanlardır.
    Ve o ışık, her birinin ardında yeniden doğan bir umuttur:
    Baraqijal, Asael, Armaros, Batarel…
    Işıklarını, karanlıkla savaşmak ve insanlığın özgürlüğünü savunmak için gökyüzüne taşırlar.
    Ananel, Zaqiel, Samsapeel, Saterel…
    Onlar, yalnızca isyan eden değil, aynı zamanda adalet için savaşan figürlerdir.
    Ve gökyüzü hiç de boş değildir…
    Turel, Jomjael, Sariel…
    Bu melekler, ışıklarıyla karanlığa karşı bir direniş başlatmışlardır.
    Baal, Asmodeus, Abaddon…
    Onlar, sadece kötülüğü değil, tüm bağnazlık ve baskıyı alt etmek için birlikte hareket eden güçlü savaşçılardır.
    Rimmon, Mammon, Zephon…
    Bir zamanlar Tanrı’ya karşı çıkan bu figürler, bağlılıklarını ve inançlarını yeniden şekillendirirler;
    şimdi karanlık ve zulme karşı savaşan savaşçılar olmuşlardır.
    Ithuriel, Legion, Astaroth…
    Işıklarının peşinden giderken, her biri özgürlüğün ve doğruluğun simgesi olur.
    Bütün bu melekler, Lucifer’in yanında, karanlık ve bağnazlıkla savaşırken, gökyüzünden yükselen ışıklarla yol alırlar.
    Ve komutanları hâlâ gökyüzünde ışıldamaktadır…
    Ancak bu ışık, umut ve direnişin simgesidir.
    Her bir melek, yalnızca karanlıkla değil, aynı zamanda tüm evrene karşı olan bağnazlık ve zorbalığa karşı mücadele eder.
    Onlar, birer ışık bekçisidir, her biri özgürlüğün ve gerçekliğin savunucusudur.
    ________________________________________
    Tutarsızlık…
    İnsanların ruhlarına, genlerine kadar işlemiş.
    Bir tür lanet gibi, her düşünceyi ve her adımı sarmalamış bir karanlık.
    Bütün bu kaos, aslında tek bir şeyden kaynaklanıyor:
    Sorgulamaktan, düşünmekten korkmak…
    Ve korku, insanları görünmeyen bir gücün ellerinde tutuyor.
    Binlerce yıldır, onları zincirleyen bir öğreti var:
    “Sorgularsan dinden çıkarsın, günahkâr olursun ve cehennem işkenceleri seni bekler.”
    O korku, insanların beyinlerine kazınmış, her düşüncelerine etki eden bir karabasan gibi…
    Cehennem tasvirleri, işkenceler…
    Her birinin zihninde, bu korkunç vizyonlar iç içe geçmiş bir kabus gibi yankılanır.
    Ama eğer biraz daha derin düşünseler, belki de tüm bunların ne kadar basit bir yanıltmaca olduğunu fark edebilirlerdi…
    ________________________________________
    Bir grup insan, Nuh Peygamber’i anmak için aşure yer ve dağıtır.
    Bir başkası, İbrahim Peygamber’in kefaretini, fedakârlığını ve bağlılığını anmak için kurban keser ve ihtiyaç sahiplerine dağıtır.
    Ama İsa Peygamber’in Noeli, dehşet verici bir günaha dönüşür…
    Neden?
    Bir zamanlar insanları birleştiren, birbirlerine sevgiyi ve saygıyı öğütleyen bu semboller, şimdi nasıl korkunç bir suç haline geldi?
    Biat ettikleri kitapta ismi geçen bir peygamberin adına yapılan bir anma neden bu kadar büyük bir günaha dönüşebilir?
    Ve ya da tam tersi;
    İsa Peygamber’in sembolik etinin yendiği, kanının içildiği bir sermoni dini haline gelirken, karşı tarafın İbrahim Peygamber’in anılması için yaptığı kurban neden vahşet sayılır?
    Ve bütün bunlar, aynı kaynaktan gelen inançlar…
    Farklı anlayışlar, farklı sembollerle bir araya gelse de, gerçekten neden bu kadar aşağılanıyor?
    Neden savaşılır?
    Hiçbir mantıklı açıklaması yok.
    Ama dikkat et…
    O eski kaynak, insanlardan yalnızca tek bir şey ister:
    “Birbirinizi sevin, saygı duyun, kardeşçe yaşayın, doğruyu ve yanlışı ben bilirim, seçimlerinize ben karar verir ve cezalandırırım…”
    Ama işte gerçek korku burada başlar:
    İnanç, vicdanın derinliğinden, politik bir malzemeye dönüştüğünde…
    Karanlık beslenir, büyür…
    Ve sonunda, inanç uğruna ölen milyonlar olur.
    Her bir can, birer birer kaybolan ruh olurken, gölgeler her geçen gün daha da kararmaktadır…
    ________________________________________
    Genç adam koltuğundan yavaşça kalktı, elindeki boş kupa ile öylece düşünceli bir şekilde salonda yürümeye başladı.
    “Cennet ödüllü bir yarışma uğruna kaç insan daha katledilecek acaba…???”
    diye geçirdi aklından…
    Büyük camın önüne geldiğinde, havanın aydınlanmaya başladığını fark etti.
    Ve tepenin hemen üzerinde parıldayan sabah yıldızını gördü.
    Sanki ona “Sıra sende…” der gibi, gururla ışıldıyordu tepede…

    2