Fallen Saga
Skip
  • AhurAmAzdA bir güncelleme yayınladı 9 ay 1 hafta önce

    BÖLÜM 13

    “Aut arbor bonum fructum, aut arbor malum fructum dicatur. Quia omnis arbor ex fructu suo cognoscitur.”

    “Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır.”

    Saat çoktan akşam üzeri olmuştu ve karnı çok açtı… Dedesinin yazdıklarını okurken yemek düzeni bozulmuş, karmakarışık bir hale gelmişti. Bugün en azından düzgün bir şeyler yemek istiyordu. Duş alıp mutfağa doğru ilerlerken dışarıdan sesler geldiğini duydu.

    Birileri sesleniyordu:

    “Nuraz bey, Nuraz bey!”

    Ses tanıdıktı. Evin bahçe işleriyle uğraşan ailenin büyük oğlu Temel’di bu. “İnşallah kötü bir şey olmamıştır,” diye geçirdi içinden. “Bu kötü havada buralara kadar neden gelmişti ki?”

    Evleri birbirlerine çok uzak değildi aslında ama yine de bu kar fırtınasında buraya kadar gelmek meşakkatli bir işti. Kapıyı açtı. Genç delikanlının burnu kıpkırmızıydı, dışarıda kalan her yerini yöresel işlemelerin olduğu atkı ile sarmıştı. İçeriye davet etti.

    Delikanlı botlarını çıkartıp salona doğru Nuraz ile birlikte ilerlediler. Genç adam:

    “Hayırdır Temel, bu havada ne işin var burada? Bu elindekiler ne?”

    Temel yöreye has sempatik şivesiyle:

    “Nuraz beyum, anam lahana ezme etmiş idi, yanına da sıcak mısır ekmeği. Sizun da haburaya yalanuz olduğunuzi bileyi. İlla tutturdi, yazuktur, uşak yetim kaldi al, götur oğada dedi. Ne edeyim, doğru dedi, etmesam da olmaz, aldum tenceyeri geturdum sağa.”

    Nuraz çok duygulandı. Teşekkür edip tencereyi ve naylona sarılı mısır ekmeklerini alıp tezgaha koydu. Genç delikanlıya:

    “Ya Temel kardeşim, ne iyi ettin. Ben de bugün ne yesem diye düşünüyordum. Hatta merkeze ineyim dedim ama yollar ne durumda bilmiyorum, karar veremedim. Ama iyi yaptın geldin. Otur, ben de tam bir kahve içecektim, birlikte içelim.”

    dedi. Temel:

    “Nuraz beyum, teşekkurler ama hava kararmadan dönmem lazım. Yollar karludu, sakın ola evden çıkmayasun, donar kalursun bir yere, Allah muhafaza, aman ha! Hem anam da bekleyi, daha hava tam kararmadan pişuri iş edeceğuz. Haçan sağa bişe lazım olur da, telsuz hep açiktur ha. Rahmetli baban tembih etmiş idi bize, sakun ha kapamayun oni deyina. Sen oaradan ses et bağa, ben ne lazımsa hallederum oları. Hayde kal selamet, ila ben gideyim hava daha kararmadan. Allah’a emanet.”

    dedi ve yeniden kapıya yöneldi. Uzun lastik çizmeleri yöreye özgü yün el işi çoraplarının üzerine geçirip hızlı adımlarla yolda kayboldu.

    Genç adam o zaman hatırladı. Evet, babası acil bir durumda kullanılmak üzere evin üst katındaki küçük boş odaya bir telsiz kurmuştu, hem merkezle hem de emniyetle iletişim için. Çünkü burada telefon yoktu, elektrik de depodaki devasa mazotlu jeneratörden sağlanıyordu. Bir telsiz de Temel ve ailesinin evinde vardı, herhangi bir ihtiyaç halinde yakın oldukları için.

    Tekrar salona döndü. Temel’in getirdiği bohçayı açtı, bakır tenceredeki yemeği gördü. Birkaç güdürdür yaptığı tuhaf beslenmeden sonra bu, bağırsaklarına bayağı iyi gelecekti.

    Yemeğin olduğu bakır kaptan daha büyük bir başka kaba yarısına kadar su doldurup ocağa koydu. Daha sonra yemek olan tencereyi onun içerisine koyup bir benmari yaptı. Michelin yıldızı almış bir arkadaşı ona tavsiye etmişti bu tekniği. En sağlıklı yemek ısıtma yönteminin bu olduğunu söylemişti; gıdalar asla besin değerlerini kaybetmez, ısınırken kurumaz ve yanmazlardı.

    Yemek ısınırken bir taraftan da taze kahve çekip makineye koydu, demlenmesi için düğmesine bastı. O arada gözüne son 24 saatte lavaboda biriken bulaşıklar çarptı. Etrafında başkası da olmadığına göre beklemeleri bir şey ifade etmiyordu. Onları da yıkayıp kaldırdı. Şömineye de birkaç kütük attıktan sonra yeniden büyük camın önüne geçip dışarıyı seyretmeye ve düşünmeye başladı…

    Ne kadar orada dikildi farkında değildi ama yemeğin kokusu ona “Hazırım.” der gibiydi. Tezgâha geçti, hafifçe karıştırdı tencereyi, küçük bir parça ağzına attı. Isınmıştı.

    Ocağı kapatıp tencereden birkaç kaşık tabağına aldı. Gelen mısır ekmeklerinden birini ikiye bölüp aldı. Şöminenin karşısına geçti, tabağını sehpaya koydu. Elindeki ekmeği de şöminenin barbekü kısmını açıp ızgaranın üzerine koydu. Bir iki dakika yetmişti, fırından yeni çıkmış gibi olmasına.

    Keyifle yemeğini yedi. Tezgâha yöneldi, bu sefer lavaboya bırakmadı. Temizce yıkadı ve kenardaki bulaşık tezgâhına kaldırdı suları süzülsün diye. Kahve makinesinden büyükçe bir kupa ile kahvesini aldı ve yeniden şöminenin karşısına geçti.

    Arasına kâğıt parçası koyduğu sayfayı açtı. Bunu ona, çok sevdiği ve yakın zamanda kaybettiği sahaf dostu tembihlemişti. Kitapları insanlardan daha çok seven can dostu Çınardibi Sahaf Tayfun Kurt, birçok konuda ona destek olup bir ansiklopediden farksız olan birikimini cömertçe onunla paylaşırdı her zaman.

    “Çok sevdiğin bir şeyi nasıl ki hoyrat kullanmıyor, koruyorsan kitaplar da birer hazinedir. Nazik davranacaksın ve koruyacaksın. Asla katlama! Tuvalet kâğıdı bile olsa, kopart, sayfa arasına koy.”
    derdi ve eklerdi:
    “İnsanları ve hayatı anlamanın en iyi yolu okumaktır. Bu yüzden insan okur.”
    derdi ve çok da haklıydı…

    Sayfayı açtı, kahvesinden bir yudum alıp okumaya devam etti:

    Hezekiel 28:13-15 (Eski Ahit)

    13 / Sen Edem bahçesinde, Tanrı’nın bahçesinde var oldun; her türlü değerli taşla bezenmiştin: yakut, topaz, yakutî taş, zümrüt, krizolit, oniks, yeşim, safir, karbunkul ve zümrütle kaplanmıştın. Güzel işler yapılmıştı ve sen, saf parıltılarla donatılmıştın.
    14 / Sen kutsal dağda, Tanrı’nın dağında yürüdün.
    15 / İşlediğin bütün işlerinle mükemmeldin; yaratıldığın günden itibaren kötülük bulunana kadar yoldaşların arasında göz kamaştırıcıydın…

    Her ne kadar Nabukadnezzar’dan bahsedildiği söylense de, burada asıl tasvir edilen figür Lucifer’dır; ışığın efendisi…
    Sabah Yıldızı, ışığın efendisi, Kenanlıların Shaher’i, hâlâ Yahudilerin Shaharit’iyle birlikte anılmaktadır.
    Ama bu sadece bir isim değil…
    Bu, bir simge; karanlıkla aydınlık arasında, ışıkla gölge arasında kaybolan bir figürün adıdır.

    Akşam Yıldızı, ikiz kardeşi Shalem, güneşin günlük ölümünü ilan ettikten sonra, barış sözü anlamına gelen “SHALOM” derdi.
    İki tanrıya da, aynı gökyüzünün altında…
    Kudüs’te, SHALEM EVİ’NDE ibadet edilirdi.

    Anneleri, Büyük Ana Tanrıça Asherah ya da Helel, kimilerine göre “çukur” anlamına gelir, kimilerine göreyse bir düşüşün, bir kayboluşun, bir yok oluşun simgesidir.

    Yüzyıllardır unutturulmaya çalışılan bir ağıt yükselir…
    7. yüzyıldan bir pagan ağıtı:

    “Göklerden nasıl düştün, Helel’in oğlu Shaher…?
    Oysa sen şöyle demiştin:
    Kuzeydeki yıldızların üzerindeki tahtıma yükseleceğim
    Ve göğe yükseldiğimde, kuzeyin ardındaki MECLİS DAĞI’na kurulacağım…
    Bir bulutun ardında Elyon gibi olacağım…”

    Ve işte, bu ev…
    Bu taht, bizim tahtımızdır…
    Burası, en kuzeyde, özenle seçilmiş bulutların üzerindeki tahtımızdır.

    Ama tahttan düşenler, bulutların üstünde değil, derin karanlıkta kaybolur…
    Ve bizim haricimizde;
    bizim neden burada olduğumuzu,
    neden burayı seçtiğimize dair gerçeği,
    bu tahtın gerçek sahibini bulamayacak…

    Savaşımızın ve amacımızın binlerce yıldır var olduğunun en önemli kanıtı, Pers mitolojisidir…
    Ahriman’ın, düşmanı güneş ve aydınlanma tanrısı Ahura Mazda’ya meydan okumasıdır…
    Ahura Mazda, ışık olarak vardı ve şekilsizdi; fakat bir tanrıya dönüşerek cisimleşti.

    Zamanın sonuna kadar devam edecek olan bir savaş vardı:
    İyi ve kötü, aydınlık ve karanlık arasında…
    Persler içinde de…

    Ama karanlık mutlaka yenilecek…

    Bir başka metafor, daha derinlere inen bir gizemi barındırıyordu…
    “İnsanlar yeryüzünde çoğalmaya, kızları doğurmaya başladığında…”
    Tanrı’nın oğulları, yeryüzünün kızlarını gördüler.
    Ve o kızlar… öylesine güzeldi ki,
    Işığın bile boyun eğdiği bir cazibeye sahipti.
    Ve işte o an,
    Gökten düşenler, insanoğlunun kızlarıyla birleşti.

    Böylece doğdu Nephilimler —
    Devler… Titanlar…
    Tıpkı Zeus’un ölümlü kadınlardan doğan yarı-tanrı oğulları gibi.
    Ama bu çocuklar, zamanla unvanlarını kaybetti.
    Artık onlar için kullanılan tek bir isim vardı:
    İblis.
    Şeytan.

    Peki ne olmuştu?
    Neyi yanlış yapmışlardı da, Tanrı tarafından lanetliler arasına sürülmüşlerdi?

    Tanrı, “onlardan uzak durun” dedi.
    Ama onlar durmadı.
    Çünkü özgür irade, gökten gelen yasağa karşı,
    İtaatsizliğin adını taşıyordu.
    Ve özgürlük, sadece yüceltmekle değil, bedel ödemekle de anılırdı.

    Ama bir soru kaldı havada asılı:
    Tanrı, bu isyanı neden öngörememişti?
    Yoksa bu, baştan yazılmış bir senaryonun parçası mıydı?

    Zira insanlık, varoluşundan bu yana
    her güç kırıntısını tanrılığa dönüştürmek için kıvrandı.
    Bu tür bir fırsat…
    Reddedilebilir miydi?
    Fıtratın kendisi buna karşı mıydı?

    Sonra bir ses yükseldi karanlıktan:
    “Kendinizi koruyun! Onlar sizi ele geçirebilir!”
    Ve korku, tıpkı bir tufan gibi yayıldı.
    İnsanlık, ele geçirilmekten duyduğu dehşetle,
    Kadını suçlamaya başladı.

    Kadınlar örtündü.
    Saçlar gizlendi.
    İbadethaneler, tapınaklar, sokaklar —
    Her yerde saç, iblisi çağıran bir lanet olarak damgalandı.
    Çünkü saç, Daemones’i çekiyordu…
    Tıpkı balın arıları kendine çekmesi gibi.

    Ama sonra başka bir ses yankılandı:
    “Peki ya iblislerle birleşenlerden sadece erkek çocuklar mı doğuyordu?”
    “Sadece kadınlar mı tehlikedeydi?”

    Bu sorular, kutsal zannedilen korkunun içine
    bir virüs gibi sızdı.
    Ve hakikati fısıldadı:

    Belki de korkulan, iblisin gücü değil,
    kadının tanrılığa ortak olma ihtimaliydi…
    Çünkü yasaklar hep onu hedef aldı.

    Ve işte o andan itibaren,
    Gerçek karanlık başlamıştı.
    Çünkü artık iblis, dışarıda değil,
    İnsanın kendi içinde doğuyordu.
    Bir tuhaflık vardı bu dünyada…
    Bir şeyler yanlış gidiyordu.
    Ve kimse, o karanlık doğanın nasıl bir tehdit oluşturduğunu, ne zaman ve kimlere bulaşacağını bilemiyordu.
    Çünkü karanlık, her zaman daha derinlere akar…

    Asıl mesele şuydu:
    En büyük ve en tehlikeli düşmanın, bir yabancı gibi gelmemesiydi.
    Gerçek şeytan, uzaklarda, görünmeyen ve mistik bir varlık değil;
    en yakınınızdaki kişiydi.

    Çalışma arkadaşınız, kardeşiniz, eşiniz, komşunuz…
    Hepsi birer potansiyel tehdit olabilirdi.
    Tıpkı İsa’yı işkenceye ve ölüme götüren süreci başlatan Yahuda gibi.
    Ama aradaki fark şuydu:
    Lucifer, insanlara seçme özgürlüğü tanımıştı.
    Özgür irade vermişti.
    Oysa Tanrı, kendi yarattığını nasıl düşman kabul edebilirdi ki?

    Peki ya biz?
    İçimizden biri, nasıl onlardan biri olabilirdi?
    Bu korku, bilinçaltımıza sinsice yerleşmişti.
    Sessizce büyüyen bir sorgulama gibiydi.

    Her şeyin başlangıcıydı bu:
    “Biz” ve “Onlar” diye bölünmek…
    Yeni bir şey değildi bu, kadim bir alışkanlıktı.
    Antik Yunan’da kendilerinden olmayanlara “barbar” denirdi.
    Antik Mısır’da ise yalnızca kendilerine “insan” derlerdi.
    Ve ilk çağ Hristiyanları da farklı değildi;
    Kendi inançlarını paylaşmayan herkes, Tanrı’nın düşmanıydı.

    Bütün bu kaynakları okudukça insanın zihninde şekillenen Tanrı figürü,
    aşırı kıskanç, ölümsüzlüğü kimseyle paylaşmak istemeyen,
    zengin ve egoist bir kapitaliste dönüşüyordu adeta.
    “Neden?” diye soranlara şöyle diyordu:

    “Herkeste olsa ne anlamı kalırdı ki?”

    Bir Tanrı’nın bu kadar bencil ve soğuk olması,
    sana da saçma gelmiyor mu?

    Ama işin en korkunç yanı şu ki…
    Yansıtılmak istenen o sert ve acımasız figürün aksine,
    Tanrı, her fırsatta şunu diyordu:
    “Birbirinizi sevin.”

    Ve işte bu gerçek,
    aslında en büyük korkuyu doğuruyordu.
    Çünkü bu sözün içinde çok daha derin bir güç vardı:
    Bütün insanları birbirine bağlayacak kadar büyük bir sevgi.

    Ve o bağ…
    Her zaman için en korkutucu olanıdır.
    Çünkü sevgi, özgürlüğün temeli olsa da,
    aynı zamanda insanı en karanlık yanlarıyla yüzleştirir.

    Ve karanlığın en büyük düşmanı daima ışık olmuştur.
    Aydınlanma…

    İnsanlık, medeniyet kavramını hep yanlış anlamıştır.
    Gerçekte medeniyet;
    yalnızca teknolojik araçlar, yeni ev eşyaları,
    arabalar, uçaklar, trenler veya daha karmaşık cihazların birikimi değildir.
    Bunlar sadece medeniyetin yüzeydeki, gözle görülebilen meyveleridir.

    Gerçek medeniyet,
    özgür düşüncenin ve ifadenin egemen olduğu bir toplumda,
    her bireyin zihninde taşıdığı derin bir ortak bilinçtir.
    Bu bilincin var olduğu toplumlar;
    sevgiyle yoğrulmuş, toplumsal saygının kök saldığı,
    bireylerin birbirine görünmeyen bağlarla bağlı olduğu topluluklardır.

    Ve bu topluluklar, zamanı geldiğinde,
    tohumunu ektiği bu bilinçle büyür, gelişir,
    medeniyetin gerçek meyvelerini verir.

    Genç adam, koltuğundan kalktı.
    Kahve kupasını yeniden doldurmak için cam potu makinadan çıkarırken,
    dedesinin sözleri çınladı kulaklarında:

    “Medeniyet, sadece daha donanımlı makineler demek değildir…”

    Kendi de her fırsatta benzeri bir ifade kullanırdı:

    “Bağımlı hale geldiğimiz her teknoloji,
    bizi yavaş yavaş insan olmanın özünden uzaklaştırır.
    Zamanla ruhumuzu buz gibi bir hissizlikle sarar,
    duygularımızı solgunlaştırır,
    yaşamın anlamını bulanıklaştırır.”
    En nihayetinde, bizler onun gölgesine dönüşürüz;
    Kendisine benzer, aynılaşmış, yabancılaşmış varlıklar…”

    5 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülen Özbek şairi Çolpan’ın da dediği gibi:

    “Bu imiş; bilgi, fen, hüner asrı
    Bu imiş; yükselen beşer asrı
    Hadisat öyle gösterdi ki; bu asır
    Yalnız; şer ve şer ve şer asrı…”

    Koltuğuna doğru yürürken salonda, Bob Marley & The Wailers’ın medeniyeti ve sömürü düzenini eleştiren şarkısı “Them Belly Full (But We Hungry)” çalıyordu.
    Düşünceleri ve dedesinin yazdıkları, o anda sanki birbirine karışmıştı:

    ” Them belly full, but we hungry
    A hungry man is an angry man
    A rainy man is a, is a gonna get wet
    Them belly full, but we hungry
    Some a dem belly full, but we hungry
    A hungry man is an angry man
    Them belly full, but we hungry
    A hungry man is an angry man
    Them belly full, but we hungry ”

    “Onların karnı doymuş, ama biz açız.
    Aç bir adam, öfkeli bir adamdır.
    Yağmurlu bir adam, ıslanacak bir adamdır.
    Onların karnı doymuş, ama biz açız.
    Bazıların karnı doymuş, ama biz açız.
    Aç bir adam, öfkeli bir adamdır.
    Onların karnı doymuş, ama biz açız.”

    Kendi kendine gülümseyerek koltuğuna yerleşti ve defteri açıp okumaya devam etti.
    Gözleri satırlarda kayarken, içindeki düşünceler de derinleşiyordu.

    Yaratılan dünyanın mükemmel olmayan hali,
    kötü sonuçlar doğuran özgür irade kullanımı,
    şeytanın işi değildi.

    Hayır, bunun ardında başka bir gerçek vardı…
    İnsanlar, özgür iradeleriyle yaptıkları seçimlerin sonuçlarıyla yüzleşmek zorundaydı.
    Tıpkı bir rulet masasında fiş basmak gibi.
    Beyaza bastıysanız, siyah geldiğinde kaybedersiniz — hepsi bu kadar basitti.

    Eski Yahudi inançlarına göre, şeytan Samael’di.
    Ama o, Tanrı’dan bağımsız bir iradeye sahip değildi.
    Tanrı onu, insanları sınamakla görevlendirmişti.
    Yani, asıl sorumluluk seni kandıran bir varlıkta değil, senin içindeydi…
    Hiçbir şey seni zorla yönlendiremez;
    seçimlerini kendin yaparsın.
    Ve eğer seçimlerinin sonucu hayal ettiğin gibi çıkmazsa,
    suçu kendi yarattığın semavi kötülüğe atmak ne kadar kolay…
    Her şey aslında ne kadar basit:
    Hayatın kendisi ve seçimlerimizin aritmetiği.
    Gerçekler ve yarattığımız illüzyonlar arasında ince bir çizgi var;
    her şey seçimine bağlı,
    ama her şey de seçiminin gölgesinde…

    Yeni Ahit’te şeytan, “Antikeimenos” olarak anılır; yani rakip, düşman…
    Ne kadar da dikkat çekici bir tanım, değil mi?
    Hatta bazılarına göre bu, dönemin hükümdarlarını ifade eden bir deyimdir:
    “Arction ton Aïomon Touthon”
    Bu çağın, zamanın kuzeyindeki efendi.

    Gerçekten de, bütün işaretler bizi buraya, bu noktaya işaret ediyor…
    Sümer ve Babil’in karanlık topraklarında, bütün insanların günahları bir koyuna yüklenir ve o koyun, kurtuluşun simgesi olarak kurban edilirdi.
    Tanrı’ya sunulan bu kefaret, geçmişin karanlıklarından gelen bir efsaneydi.

    Aynı öğretiler, Yahudilerin “Yom Kippur” ritüelinde de yeniden şekillenir;
    her şey, günahlarından arınma arzusuyla…
    İsa, bütün insanlığın günahlarını üzerine alıp çöle çekildi, ardından çarmıhta ölerek kefaretin bedelini ödemek için…
    Aynı şekilde, Muhammed de İbrahim’in kurbanını, inananlarına kurban kesmeleri ve af dilemeleri için bir ritüel, bir ibadet olduğunu, Tanrı’nın emri olduğunu tebliğ edip bir şart hâline getirdi.

    İnsanlara, özgür iradeleriyle seçtikleri kötülüklerini yükleyecekleri bir günah keçisi,
    bir vicdani arınma her zaman gerekmiştir.
    Tıpkı bir ritüel gibi;
    her dönemin, her inancın, insanın bilinçaltında taşıdığı bu ortak yük.

    Bir halk, bir inanç, bir din,
    arınmayı bir kurtuluş yolu olarak her zaman bulur;
    ama o yol, insanın içindeki karanlıkla şekillenir.
    Ve o koyun, insanlığın taşıdığı günahları yüklemek için her zaman hazır bekler.

    Yeni Ahit’te;
    “İsa aracılığıyla bize zafer getiren Tanrı’ya şükürler olsun”
    denildiğinde, aslında bahsedilen zafer, günah, ölüm ve şeytandır…

    Bu zafer, İsa’nın çarmıh üzerindeki gönüllü ölümüyle,
    kutsal ve kurtarıcı kanının dökülmesiyle kazanılmıştır.
    İşte bu yüzden, birçok kilisenin girişinde:
    “İsa sizin günahlarınız için öldü”
    yazılıdır.

    Ama bir soru var ki, kimse cesaret edemez sormaya:
    “Peki buna değdi mi?”
    İnsanlık gerçekten bu fedakârlığı anlayabildi mi?
    Anladıysa, o zaman neden çağlar boyunca din uğruna bu kadar vahşet yapıldı?
    Hristiyanlar neden kendi kardeşlerini, kendi inançlarına sahip olanları katletti?
    Neden Haçlı Seferleri yapıldı?
    Ve en korkuncu:
    Neden “zafer” adına katliamlar yapıldı?

    Talkan Katliamı, 8. yüzyılda, Türkleri Müslümanlaştırmak amacıyla Araplar tarafından gerçekleştirildi.
    Bu katliam, barbarlıklarıyla meşhur olan Kubeyte Bin Müslim’in ordularının eliyle yapıldı.
    O katliamda 40 bin Türk can verdi…
    Ama neden?
    Neden bu kadar fazla hayat yok oldu?

    Ve bu katliamı yapanlar,
    aslında kendilerini Tanrı’nın yolunda mı hissediyorlardı?

    Ve daha da garibi,
    Yeruşalim’in Fethi,
    Kanaanitlerin Yok Edilmesi gibi olaylarda olduğu gibi,
    insanlar kandırılarak açgözlülükle toprakları ellerinden alındı,
    ata topraklarından sürüldüler.
    Ve korkunç olan şu ki,
    tüm bunlar, Tanrı’nın emirleriyle yapıldığına inanılarak gerçekleştirildi!

    Bir Tanrı, kendi yarattığı bir toplumu yok etmelerini nasıl emredebilir?
    O zaman şu soruyu soralım:
    Gerçekten bir Tanrı, kendi yarattığı halkını birbirini yok etmeye itebilir mi?

    Ve eğer bu yaşananlar Tanrı’nın iradesiyse,
    insanlık adına bu zaferin bedelini ödemek için daha fazla feda etmeli miyiz?

    İsa, bütün insanlığın kefareti için kendisini feda ettiyse,
    o zaman dünyadaki her şeyin arındığı ve günahın sona erdiği savı ne kadar geçerli?

    Adem ve Havva neden hâlâ cennetin kapılarını kapatan,
    ilk günahın sorumluları olarak anlatılmaya devam ediyor?

    Neden hâlâ Hristiyanlar vaftiz olup Katolik yaşam biçimini benimsiyor,
    hatta bu anlayışı daha da uç bir noktaya taşıyarak
    Mormonlar gibi, Evangelistler gibi radikal öğretileri kabul ediyorlar?

    Birçok kişi bunlara mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyor.
    Ancak, bu durumun daha da ilginç ve bir o kadar da komik bir yönü var:

    Orta Çağ’ın din adamları arasında,
    Pelagius, Gnostikler, Arius gibi figürler,
    İsa’nın kendisini feda etmesinin, insanlık üzerinde o kadar da etkili olmadığına inanıyorlardı.

    Onlara göre bu kefaret yalnızca birkaç kişiyi kurtarabiliyordu;
    geri kalanların kaderi ise çok daha karanlıktı.

    Ve işte bu noktada,
    Aquinaslı Aziz Thomas ve onun gibi düşünen diğer filozoflar devreye giriyor.
    Onlara göre, insanlığın büyük bir çoğunluğunun
    ebedî bir cehennem hayatı çekeceği yazgısı vardı…
    Her birey Tanrı’nın çağrısına yanıt verme şansına sahipti. Fakat çoğu insan, özgür iradelerini kötüye kullanarak Tanrı’nın iradesine karşı çıkacaktı. O zamanlar, ilahi lütuf ve sevgiye sırt çevirenlerin cehenneme gitmesi ihtimali çok yüksek görülüyordu.

    Aquinas, insan doğasının ilk günahın etkisiyle bozulduğunu ve dünyadaki her şeyin bu bozulmanın izlerini taşıdığını kabul ediyordu. İnsanlar, kötü yola gitme eğilimleriyle doğuyorlardı ve bu eğilimleri yönlendirebilecek tek şey Tanrı’nın yüce iradesiydi.

    Ama bunun dışında, insanların en derin içgüdülerinin ve seçimlerinin Tanrı’dan bağımsız olması mümkün müydü? Gerçekten de insan, kendi kendine iyiliği bulamaz mı?

    Çünkü aslında hiçbir insanın doğası kötü değildir. Hatta bir kedi yavrusunun bile, eğer sürekli rahatsız edilirse, savunma içgüdüsüyle tırmalayabileceği gibi… Bu, kötülük olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa sadece bir hayatta kalma refleksi midir?

    Doğada her şey içsel bir denge arayışındadır, öyle değil mi?

    Ve eğer bir insan, iyi bir insan olmak için dine muhtaçsa, o zaman ya büyük bir günahkâr olmalıdır ya da derin bir saf kötülüğün pençesindedir. İnsanlar, Tanrı’nın iradesine sıkı sıkıya bağlı olmadan doğal bir iyilik duygusu taşıyamaz mı?

    Bu düşünceler, gizemli bir yolda ilerleyen her bireyi zor bir ikileme sokuyor:
    Kader mi, yoksa özgür irade mi?
    Bu sorunun cevabını bulmak için, belki de her insanın iç yolculuğuna çıkması gerekir…

    Genç adam başını defterden kaldırdı. Tamamen köz olmuş şömineye bakarken elini kahve kupasına uzattı ve boş olduğunu fark etti. İstemsiz bir şekilde yere ve etrafına baktı… Çünkü ne zaman içmişti koca kupayı, farkında bile değildi.

    Şömineye birkaç kütük daha attıktan sonra kupasını eline alıp tezgâha giderken, “Odunluktan biraz odun getirmem gerekecek,” diye düşündü. Kupaya sıcak su doldurup, şöminenin kenarında duran, içerisinde 7–8 tane kütük kalmış olan odun arabasının yanına gitti. İçindekileri şöminenin kenarına yığıp, araba ile giriş kapısının solundaki kapıyı açarak, hafif meyilli yoldan alt kattaki odunluk kısmına geçti.

    Temel’in kesip düzgün şekilde yerleştirdiği, 4–5 kış rahatlıkla yetecek meşe odunları odanın yarısını kaplamıştı. Tavanda onlarca boru vardı. Hazırlanmış enteresan bir şömine sistemi sayesinde evde sürekli bir sıcak su akışı sağlanıyordu. Yazın da odunluktaki kazan yakılıyor ve sıcak su sağlanıyordu. Oldukça kullanışlı bir sistemdi bu.

    Arabayı odunla doldurduktan sonra yeniden aynı yoldan salona döndü. Arabayı şöminenin yanındaki yerine bırakıp ellerini yıkadı. Kahvesini doldurup salonda öylesine, amaçsızca dolaşıp birkaç yudum aldı. Midesinin hafiften kazındığını hissetti. Aç değildi ama sanki canı bir şeyler atıştırmak istiyordu.

    Tezgahtaki cam kavanozun içerisinden biraz çerezi kaseye koyup şöminenin karşısına yeniden yerleşti. Birkaç çerezi kahvesiyle birlikte ağzına attıktan sonra okumaya devam etti…

    Af kavramını göz ardı etmek, ona bir tür derinlik kazandırıyor gibidir…
    Sanki unutulmuş bir anlamın yankısı gibi, daha anlamlı kılınmış olur.

    Vaftiz, insanın kötülükten arınışının simgesidir; bir yeniden doğuş arzusunun en belirgin göstergesidir. Bir Hristiyan için vaftiz, sadece suyla yapılan bir ritüel değil; kötülüğün reddedilişi, saf bir ruha kavuşma çabasıdır.

    İlk Hristiyanlarda bu ritüel, bir çeşit “şeytan çıkarma” ile tamamlanırdı. Zamanla bu öğe unutuldu ama vaftiz, bir kurtuluş simgesi olarak kaldı. Yahudiler, “Mikve” adı verilen arınma ritüeli ile benzer bir amacı taşırlar. İnsan ruhunu kirlerden temizlemeye yönelik bir çabadır bu.

    Müslümanlar, bedensel arınma için abdest alırlar. Fakat hepsinin özü aynıdır: Kötülükten arınma, saçaklanmış kirlerin silinmesi.

    Ve hatta;

    Antik Mısır’da, İsis ve Osiris’e adanmış tapınaklarda gerçekleştirilen vaftiz ritüeli, sadece halkın gözleri önünde değil; tüm dünyaya itiraf edilen günahlar ve “şeytan çıkarma” ile birleşirdi.

    Bütün bu ritüellerin amacı:
    Kötülükten arınmak, saf bir ruha sahip olmak.
    Ve arınmaya her yerde ihtiyacımız vardı.

    Çünkü yarattığımız şeytan her yerdeydi:

    Bir kadeh şarapta,

    Bir lokma yemekte,

    Kuyunun başındaki genç kızın bakışlarında,

    Evlenme çağına gelmiş bir kızın dalgalanan buklesinde,

    Bilge bir kadının ya da erkeğin tek bir kelimesinde,

    Sizin gibi olmayan birinin bedeninde,

    Sizin gibi inanmayan bir insanın duasında,

    Aynı inançla yazılmamış bir kitabın satırlarında…

    Bütün bunlar, ruhu kirleten şeylerdi. Tıpkı kendi içimizdeki şeytan gibi.

    Bir parantez içinde yaşadığımız, yarattığımız karanlık… her an bizimleydi.
    Bu bir paranoyaydı ama bir noktada bu hastalık, gerçek anlamda tıbbi bir bozukluk hâlini almıştı.
    Bir zamanlar, tüm dünyada Paganlar ortak bir düşman olarak kabul edildi. Kendi peygamberlerinin hayatını taklit eden şeytanlar olarak gösterildiler.

    Ve işte, tarihte bir çizgide iz bırakan tanrılar:
    Osiris Mısır’da,
    Tammuz Persler’de,
    Mithras Romalılarda,
    Orfeus ve Dionysos Yunanlılarda…
    Hepsi 25 Aralık günü, basit mağaralarda doğmuştu. Onların doğumlarına yıldızlar, çobanlar, Magi’ler eşlik etmişti…

    Hepsi, bir Cuma günü öldü; baharda, birkaç gün sonra dirildiler.
    Ve tüm bunlar, büyük bir mucize ile sona erdi: Yükseldiler, göğe doğru…

    Her biri, baharda, Cuma günü öldü ve bir kez daha doğdu…

    Peki bu bir tesadüf müydü?
    Yoksa tarih bir yalan mı söylüyordu?
    Doğru hangisi?

    Psikopos İgnatius, kendi onayı olmadan hareket eden herkesin şeytana hizmet ettiğini açıkça ilan etmişti… Dahası, şeytanın onu aldatması durumunda kendi canına kıyacağını bile söylemişti.

    Bu, sıradan bir inanç açıklamasından çok daha fazlasıydı.
    Bir din adamı, intihar gibi affı olmayan bir günahı neden kabul eder ve takipçilerine bunu duyurur?
    Bir psikoposun, o kadar yüksek bir makamdayken böyle bir seçim yapması ne anlama geliyordu?
    Neden bu kadar karanlık bir yolu kabul etmişti?

    İgnatius, belki de farkında bile olmadan, insanın özgür iradesinin en keskin sınırlarını tüm dünyaya haykırmıştı.
    O, kalıpların dışına çıkmıştı; bir dini otorite, ne kadar özgür bir seçim yapabileceğini açıkça gösteriyordu.
    Belki de o, bir tür içsel çelişkide yaşamaktaydı; kendisini ya da dünyayı kurtarmak adına…

    Ama geriye dönüp baktığınızda, İgnatius’un söylediği sadece bir itaatsizlik çağrısı mıydı, yoksa derin bir özgür irade arayışı mıydı?

    Gladyatörlerin kanlarıyla kızıla boyanan arenalar, sadece birer gösteri alanı değil, aynı zamanda iyi ve kötü arasındaki savaşın en kanlı metaforlarıydı.

    Erken Hristiyan dönemin ilk Latince vaazlarında, şeytan; masum ve saf insanları ağına düşürmek isteyen bir gladyatör olarak betimleniyordu. Bu, bir stratejiydi. Şeytan, insan ruhları üzerinde hâkimiyet kurmak için her türlü manipülasyonu yapıyor, onları zayıf noktalarından vuruyordu.

    Augustinus gibi düşünürlerin eserlerinde, şeytanın insanları günaha sürüklemek için geliştirdiği stratejik zekâ sıkça vurgulanır. Şeytan burada, gladyatör gibi arenada dövüşen, ruhsal bir savaşçı olarak görülüyordu. Bu savaş sadece dışsal bir çatışma değil; düşünce savaşlarıydı, insanın ruhu üzerinde oynanan bir oyun…

    İrenaeus gibi erken Hristiyan filozoflar da, şeytanın insanları kendi zaaflarıyla aldatmak için akıl oyunları oynadığını savunmuşlardır. Şeytan, adeta bir gladyatör gibi, arenada masum insanları aldatarak onlara günah yolunu açmak için savaşıyordu.

    Bir yandan tanrısal irade test edilirken, diğer yandan insanın özgür iradesiyle kötüye gitme olasılığı öne çıkıyordu.

    İlk Latince vaazlar ve erken dönem Hristiyan yazılarındaki bu metafor, şeytanın sadece kötü bir ruh olmadığını, aynı zamanda stratejik bir savaşçı olduğunu ortaya koyuyordu. Bu, insanın yarattığı kötülüğün; onun tekniği ve stratejisiyle savaşan bir varlık tarafından yönlendirildiğini anlatıyordu.

    Fakat, erken Hristiyanlıkta bir kaos hakimdi. İlk 300 yıl boyunca dinin temelleri kesinleşmemişti ve Yeni Ahit ile eski inançlar arasında büyük çatışmalar vardı.

    Âdem ve Havva’nın hikâyesi,

    Şeytanın varlığı,

    Tanrı anlayışı…

    Roma İmparatorluğu içinde, sürekli değişen şekillerde yorumlanıyordu. Bu karmaşa, 4. yüzyıla kadar sürdü. Ta ki Konstantin, Roma’da Hristiyanlığı devlet dini olarak kurana kadar…

    İznik’te toplanan ilk ekümenik konsül, bir düzen getirmiş ve bu tarihten sonra, Katolik Kilisesi dışında kalan her inanç, Tanrı düşmanı ilan edilmiştir.

    1